Wednesday, 21 March 2018

BANKACILIK SİSTEMİ


BANKACILIK SİSTEMİ VE FAİZ
Bankacılık tarihini M.Ö.3500 yıllarında yaşamış Sümerlere (yani eski yahudi kavimlerine) kadar götürmek mümkündür. "MARKET" adıyla kurdukları bu sistem,bugünkü bankacılığın ilk adımlarıdır.
Batıda bankacılık sistemi ise 1587 yılllarında Venediklilerde görülür.
Daha sonra, 1619 yılında, Banco del Giro adında İtalyada kurulan bir kurumdan bahsedebilir.Zaten banka kelimesi,İtalyanca "BANCO " kelimesinden gelmedir.
Birleşik Amerika’da ise ilk banka, 1782 de Kongre’nin özel kanunu ile Filadelfiya’da kurulan Bank of North Amerika ( Kuzey Amerika Bankası) dır.
Osmanlı imparatorluğun ise bankacılık işlemleri 185 li yıllarda başlar.Önce İtalyan-Venedik tüccarlarının İstanbulda Galata tüccarlarıyla ticaret yaparken,İtalyan ve Venedik bankalarıyla temas kurmalarıyla başlar.Daha sonra 1863 te Ottoman Bank (Osmanlı bankası ) adıyla bizde de banka kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinde ise Emniyet Sandığı adıyla kurulan bankadır.
Bankacılık sistemi islamın kabul ettiği,hoş gördüğü bir sistem değildir.Zira sermayenin TEK ELDE toplanmasını islam hoş görmez
İslamda bunun yerine yardımlaşmayı esas alan " KARZ-I HASEN " (güzel borçlanma) adıyla Osmanlıda yaygın olan bir kurum vardı.
Bankacılık bugün Sermayenin Tek elde toplanması olarak anlaşılmaktadır.Dünya ekonomisine hakim olanlar bugün bankalardır.Banka ile işi olmayan hiçbir devlet yok gibidir.
Bankaları kuranlar,koruyanlar,sermayelerini kontrol edenler çok az sayıda olan bir ailedir ki,onlar da Siyonist " Rothschild ailesdir."
18. yüzyılın sonlarından başlayarak Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde bankalar kuran Yahudi kökenli Alman bir ailedir.
Ailenin Avrupa'da tanınmaya başlaması 1744'te döviz değişimiyle uğraşan, Hesse Prensi ile ticaret yapan (1710 doğumlu) Amschel Moses Rothschild 'in oğlu olan Mayer Amschel Rothschild'in Frankfurt, Almanya'da doğumuyla başladı.[6] Frankfurt'un Judengasse denilen Yahudi gettosunda doğan Mayer, bir finans kurumu kurdu ve iş yapmaları için 5 oğlunu farklı Avrupa şehirlerine yollayarak nüfuzunu genişletti
Rothschildlerin arması sıkılmış bir yumruk ve Mayer Rothschild'in beş oğlunu simgeleyen beş oktan oluşuyor.
Bankacılık sistemi,ticaretin kolaylaştırılmasını ve uluslararası düzeye erişmesini amaçlar.Eskiden ticaret "MAL TAKASI " (mal değişi) şeklinde olurken bugün ticaret akıl almaz çeşitliliklere ve boyutlara ulaşmıştır.Bunun yaygınlaşmasında da bankacılık kolaylıklar kazandırdığı kazan,BARONlaşmayı da körüklemiştir.Bugün tabir yerinde ise dünyamız bu baronlarca yönetilmektedir.
Hani tam karşılığı olmasa da Birleşmiş Milletlerin 5 üye devlet tarafından yönetilmesi gibi.Dünya ekonomisi de Rothschild aşlesinin 5 oğlu ve onlardan gelen nesillerce yönetilmektedir.
Şimdi gelelim bankacılık sisteminde kullanılan FAİZ sistemine.Bu sistem önceden emanet verilen ve alınan işlemlerdeki kar olarak anlatılırdı.Bunun hesablanmasında emek-masraf da elbette dikkate alınırdı.Şimdi buna bir de ENFLASYON (paranın değer kaybı) eklendi.Yani Faizdeki oranı hesaplarken bı enflasyonu da eklemek gerekti.
Dikkat ederseniz,enflasyonun düşük olduğu ülkelerde faiz oranları düşük kalırken,enflasyonun yüksek olduğu ülkelerde bu faiz oranı çok yüksektir.Hatırlayın 2002 yılından önce ülkemizde faiz oranları %70-80 lere varmıştı.Zira o dönemde enflasyon oranları da bu oarana denk gibiydi.Paramızın değeri yoktu.Zira Enflasyon paranın değerinin kaybı anlamına gelir.
Bankaların bugün uyguladığı kredi ve faiz oranları,islamın yasakladığ RİBA ile doğrudan ilgili değildir.Bu neden peşin hükümle faiz haramdır diyemeyiz.Faiz sakıncalı olabilir ama asla islamın yasakladığı Riba değildir.
İslamın yasakladığ RİBA ise kelimenin tam karşılığı olarak TEFECİLİKtir.Yani islam Tefeciliği kesin haram kılmıştır.
Banka faizlerinde,ya da kredi işlemlerinde alan da-veren de eşit olmasa da kar ve zararda ortak riskler taşır.
Bankaya para yatıran,bankadan bir miktar kar olarak faiz alırken,banka belki bu paradan daha çok kazanmış olabilir.Bankadan kredi alırken de durum böyledir.Kredi alan da,kredi veren bankada para kazanır.Kredi alan ev alır ev sahibi olur,banka da bundan para kazanır.Bir ticareti için kredi alan bu ticaretinden para kazanırken,banka da elbette bundan para kazanır.
Kazanmayan sadece borcunu zamanında ödemeyen ya da ödememek için sahtekarlıklara baş vuranlardır.Bu durumlarda da elbette banka parasını geri alabilmek için bazı yaptırımlar yapar.Hatta bunları da yazılı anlaşmalarla sağlama bağlar.Bu da gayet normaldir.Zira bankalar bir hayır kurumu değildir.
İslamda olan Karz-ı Hasen bir devlet kuruluşu olsa da kar amacı gütmez.Hizmete yöneliktir.Bu kuruma devletten ve zengin vatandaştan katkılar vardır.Çarkın dönmesi için de mutlaka ödünçlerin geri dönmesi şartı vardır.Geri borcunu ödemeyenlere de elbette bir yaptırım vardı.
Daha öncelerde de yazmıştım,banka faizi,islamın yasakladığı Riba değil diye.Günümüzde islamı bilmeden,dar çerçevelere sıkıştırma gayretinde olanlar bilerek ya da bilmeyerek islamı çağdışı bir din anlayışına sokmaktalar.Halbuki islam çağlara ve çağların problemlerine çözümler getiren bir dindir.Dinden,islamdan haberi olmayan kıyıda köşede,izbe mahzenlerde tezgah kurmuş tarikat şeyhleriyle,dinlerini ticaretlerine alet eden alim geçinen dinciler bu işi anlamazlar.Bunlar islam dışı fetvalar vererek kendi yerlerini sağlama alma gayretindeler.
Alim olan,ilim sahibi olandır.Bankacılık sisteminden,islamın Riba ile kast ettiği sistemden haberi olmayanlar bu konuda söz söyeleyemezler.Onların safsatalarına inanarak müslümanları global ticarette yaya bırakarak islam alemini ekonomik yönden yoksul hale getiren bu cahil zihniyete itibar etmeyin.
İslam karşılıklı anlaşmalarla yapılan ticarete kötü demez.Yeter ki şartlar taraflarca eşit olmasa da eşite yakın olsun.Zalimlikler ortaya çıkmasın.
Bankacılık sistemi her ne kadar tekelleşme olsada yine de devletlerin kontrol etme payları da vardır.Merkez bankaları bir merkezden idare edilse de kendi iç meselelerinde de katkıları vardır.Mesela ülkelerin kendi faiz oranlarını ayarlayan yerli merkez bankalarıdır.
Tefecilikte yasallık olmazken,bankacılıkta yasalar yürürlüktedir.
Hamza SARI

R U H


RUH VE BEDENLERİ (Vücutları)
Ruh hakkında bilgimiz sınırlıdır.Bu nedenle fazla laf etmemiz de sınırlı olmalıdır.
“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak, az bir bilgi verilmiştir.”
İSRA suresi, ayet -85
Ölenler için,Kur'anın sadece ölüleri ilgilendiren dua olan ayetleri ve özellikle de kendi dilimizden olan ve içimizden gelen dualar edilmeli.
Duanın elbette ki,ölen bedenlerin,diri ruhlarına yararı vardır.Öyle olmasa Rabbimiz bunu bizden istemezdi.
Elbette dualarımızdan bedenleri ölen ruhların haberi olur.Ama bu haber olmanın nasıl ve ne manada olacağı hakkında fazla bigimiz yoktur.Zira orası bizim için GAİB (bilinmeyen) alemidir.Gaibten ise sadece Allah haberdardır,ancak O bilir. Peygamberler dahi bu konuda bilgilendirilmemiştir.Bunu da Kur'andan anlıyoruz.Zira bu konuda ayet yeterli bilgi veren ayetler yoktur ki,peygamber de bize bildirmiş olsun.
Bize düşen,Rabbimizin emrini yerine getirmek,gerisini gerek duymadan sorgulamamaktır, güzel olan.
Yalnız şunu kesin biliyoruz ki,ölen ruhlar,yani Melek İsrafilin 1.ci kez SUR'a üfleyişiyle ölen tüm bedenlerin ölmesinden sonra , 2.ci defa SUR'a üflenmesiyle dirildiklerinde bedenleriyle birleşecek,ama asla bu vücutları bu dünyadaki vücutları ( bedenleri ) olmayacaktır.Zira o vücutlar cennet ve cehennemin yapısına uygun olacaklar ve asla ihtiyarlama,hastalanma,ölme durumu yaşamayacaklar.
Cehennemliklerin, vücutları da özel yaratılacak, özel olacaktır.Yanacaklar,işkence görecekler,ama ardından tekrar anında eski hallerine dönecekler.
Böyle bir durum asla bu dünyalık bedenler için mümkün olamaz.
Cennette olanlar,istedikleri anda ,istedikleri yerde olacaklar,yiyecekler-içecekler ama asla tuvalet ihtiyacı duymayacaklar.Böyle bir durumu bu dünyalık vücut için düşünmek mümkün değildir.
Ruhu ve öldükten sonra kavuşacağı yeni bedeni anladığımız takdirde Kabir Azabı diye bir azabın da olmadığını,olamayacağını ister istemez kabullenmiş oluruz.Yani Kabir azabı yoktur.Kabir sadece dünyalık maddelerden,gıdalardan oluşan bedenin tekrar toprakla buluşmasıdır.
Azab,sadece bu dünyada ve öldükten sonra tekrar diriltilip,mahşerde hesaba çekildikten sonra vardır.
Ruhların azap çektikleri hakkında ayet yoktur. Fravun hakkında olan ayetlerin de onun,hesaba çekildikten sonraki durumunu anlattığını unutmamak gerekir.
H.SARI

Ö L Ü M


ÖLÜM BİR SANİYE BİLE GECİKMEZ
Bu dünyaya gelen her kul gibi O da geldi,yaşadı,çeşitli amellerde bulundu ve "Küllü nefsin,Zaikat-ül Mevt=Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır (ölecektir) " emri gereği ölümü tadarak ezeli aleme, ahirete güçtü-gitti.
Yani dünya hayatı işte böyle birşeydir.Gelen asla bu dünyada BAKİ değildir.Allah bu dünyayı bize kulluk yolunda imtihan olmamız için yarattı.
Biz bu dünyada canımızla,malımızla hep imtihandayız. İşte bu konudaki ayet:
" Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz....."
Al-i İmran -186
Bu imtihan sadece canımızla ,malımızla değil hatta evlatlarımızla bile imtihanda olduğumuzu bilelim.
" Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer imtihan aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır."
ENFAL suresi,ayet-28
" Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır, Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır."
TEGABUN suresi,ayet-15
Bizler,malımızla,canımızla,çocuklarımızla hep imtihanlara tabi tutuluruz.
İşte bu nedenle bizler, her zaman : "Ey Allah'ım,bize hayırlı evlat,helalından mal ihsan et "diye dualarda bulunuruz.Bu çok önemli bir istek ve duadır.
Eğer kazandıklarımızdan Allah yoluna harcamalarda bulunuyorsak, bilinsin ki,bu yolda olmamız,malımızın hayırlı olduğunun işaretidir.
Ölüm asla bir SON değildir.Sonu olmayan EBEDİ bir hayatın başlangıcıdır.Bedenimiz olmadan daha önce var olan ruhumuz,nasıl bu dünyaya ana karnında iken yeni bedeniyle buluşuyorsa,bedenimizin ölmesiyle de varlığını sürdüren ruhumuz,kıyamet günü de yeni yaratılacak vücuduyla buluşmak üzere bu dünyadan ayrılıp,daha önceki geldiği yerine,yani bu dünyaya gelmeden önceki yerine gidip orada kıyametin kopacağı güne kadar yeni vücudunu beklemeğe başlayacaktır.
Ölüm ile bu dünyadan tamamen ilişkisi kesilmiş ve bir daha asla bu dünyaya dönemeyecek,dönmeyecektir.
Hepimizin sonu da budur.
İşte bu anlayış ve inanışla,geride kalan hayatımızı,hemen ölecekmiş gibi ahiret hazırlığı içinde geçirmek en akıllı yoldur.
Rabbim,hayatı güzel ve hayırlı amellerle dolu olan,ölümü bir yudum su içer gibi tadan,öldükten sonra da hesabını en kolay şekilde veren MÜ'MİN-MÜTTAKİ kullarından bizleri de eylesin inşallah.
Hamza SARI

ALLAH BANA YETER


ALLAH BANA YETER
Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye
sorsan, elbette; “Allah'tır” derler. De ki: “Öyleyse bana söyler
misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse; Allah'ı bırakıp
da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut
Allah bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini
önleyebilirler mi?” De ki: “Bana Allah yeter. Tevekkül edenler
ancak O'na güvenip dayanırlar.”
ZUMER suresi,ayet-38
Demek ki kafirler de,müşrikler de Allah'a inanırlar,hatta Allaha'a inanmam diyen areistler bile farkında olmadan Allah'a inanırla ama bunların tamamı Allah'a bağlanmazlar,Allah'ın kendilerini sorumlu tuttuğu amelleri yapmazlar.
İnanmadıklarının nedenleri sadece kendilerinden kul olarak istenen sorumluluktan kaçmak içindir.
Kaçıp kurtulacaklarını sanıyorlarsa %100 aldanmıyorlar,şeytan kendilerini aldatıyor.
Ey kendine müslümanım diyen kişi,sen de eğer Allah'ın sana yüklediği kulluk sorumluluğundan kaçıyorsan bilesin ki,senin de kafirlerden,müşriklerden hiç farkın yoktur.
İnandım demekle sen hesaba çekilmeyeceğini mi sanarsın.Aldanıyorsun.
İşte ayet :
" İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. "
ANKEBUT suresi,ayet-2
Sonunda geri dönüşü olmayan bir ölüm bizi yakalayacak ve Rabbimizin huzurunda sorgulanacağız.O gün bazıları dünyaya geri dönmek isteyecekler ama bu asla mümkün olmayacak.
İşte ayet :
" O suçluların, Rabblerinin huzurunda başlarını eğerek, “Ey Rabbimiz! Gördük, duyduk. Artık bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Çünkü biz kesin olarak inandık” diyecekleri anı bir görsen . "
SECDE suresi,ayet-12
Cumanız mübarek olsun.
H.SARI

T E V B E


TEVBE ETMEK BİZİM KURTULUŞUMUZDUR
İnsan beşerdir,zaman olur şaşar.Kendi şaşmak istemese de bazan şeytanlar onu doğru yolundan uzaklaştırır,onu günah işlemeğe teşvik eder.
Yani ben %100 doğru yoldayım diyenler pek azdır.Bunu bilen Rabbimiz,bize TEVBE KAPISINI açmıştır.Dileyen bu kapıdan yararlansın demiştir.Bizim buna ihtiyacımız vardır.Hem de her zaman.Yeterki zamanını kaçırmayalım.
Tevbelerin kabulü her zaman mümkün değildir.Bir tevbenin kabul edilmesi için 2 şart vardır:
1-Yapılan ,işlenen günahtan pişmanlık duymak ve bir daha asla o günaha dönmemek,
2-Tevbe ettikten sonra da hayırlı ve güzel ameller yapmaktır.
Bu iki şartı yerine getirmeyenin tevbesei asla kabul görmez.Kendinimizi aldatmayalım.
Günahuından tevbe eden Fravun da "ben Musanın ve Harunun Rabbine inandım " dediği halde tevbesi kabul olmadı.Bunun tek nedeni,tevbesinden sonra güzel ve hayırlı ameller yapmağa fırsatı,ömrü kalmadı da ondan.
Bu nedenle son nefeste yapılan hiçbir tebve kabul edilmez.
" Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da, içlerinden birine ölüm gelip çatınca; “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle, kâfir olarak ölenler için, kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırladık."
NİSA- 18
Dualarımızda "son nefesimizde bize iman et ya Rab" demek yerine " son nefesimiz de dahil olmak üzere bize ömrümüz boyunca iman nasip et ya Rab "demektir.
" Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim."
BAKARA-160
" Ancak bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Al-i İmran-89
Tevbe edip,ardın güzel ameller yaptıktan sonra tekrar günahlı işler yapanların tevbeleri de sakata girer.Tevbe oyun-eğleş işi değildir.Samimiyet ister.
" Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir."
Al-i İmran -90
Tevbede samimiyet esastır.Durmadan günah işleyip de ardından tevbe edip de tekrar aynı günahlara dalanların tevbeleri de kabul görülmez.Zira Tevbe kapısı oyun ve eğlence kapısı değildir.Ciddiyet ve samimiyet ister.İmanlarında ciddi ve samimi olmayanların imanları onların kendilerini cehenneme gitmekten kurtaramaz.
Sakın olaki,şeytan sizi Allah ile aldatmasın.Allahın rahmeti büyüktür,işle işle günahı O seni afferder diyen şeytan fısıltısına veya şeytanlaşmış insanların sözüne asla inanmayın.Böyle bir anlayış islamın değil,şeytanın yoludur.
Rabbim kendine layıkıyla kulluk yapanlardan bizleri de eylesin inşallah..
Hamza SARI

YAŞAM TARZI


İSLAM KİŞİNİN YAŞAM TARZINA MÜDAHALE EDER
Öncelikle bunu anlamak için İslamı öğrenmek,Kur'an ayetlerini anlamak ve peygamberlerin mücadelelerini bilmek gerekir.
Allah'ın kutsal kitaplardaki (aslında tek bir kutsal kitap vardır.O da Levh-i Mahfuzda korunan KUR'ANdır) mesejları ve peygamberlerin tüm mücadeleleri FITRAT'a (yaratılışa) uygun bir insan ve o insanlardan oluşan birer toplum oluşturmaktır.Bu nedenle yaratılışa uygun yaşamak anlamına gelen AHLAK'a çok önem verir.İşte bunun için peygamberimiz Hz.Muhammed a.s. hakkında "Onda sizin için çok güzel örnekler vardır" denmektedir. (AHZAB-21)
Peygamberlerin mücadeleleri,hep islama uymayan,insanlığı Alah'a kulluktan uzaklaştıran sistemlere ve zorbalara karşı olmuştur.
Mesela Musa a.s. zorba Fravuna ve onun sistemine başkaldırdi.İşte İbrahim a.s. babasına ve ülkenin zalim putçu kralı Nemruta karşı tek başına savaş başlattı,onların putlarını,yaşam tarzını parçaladı.İşte Süleyman a.s. Güneşe tapan Belkis'e bu sapıklıktan vazgeçmesi için ÜLTİMATOM niteliğindeki mektubu yazması.İşte Hz.Muhammed a.s. Kabedeki putları kırıp,kralları Hakka çağırması,hep bunun içindir.Yani sapkın insanların,şaşırıp kötü yolda olan toplumların yaşam tarzlarına birer müdahale örnekleridir.
İnsanın yaratana kulluğunu gösteren belirti de Ahlak üzere yaşamını sürdürmesidir.Ahlaklı yaşamanın tüm kuralları da kutsal kitapta detaylarıyla açıklanmıştır.
İşte bu ahlak kurallarını tanımayan,ahlak dışı kuralları dayatmağa çalışan tüm kişi ve sistemlere islam karşıdır ve onların bu tavırlarına ,yaşam tarzlarına islam müdahale eder.
Emr-i bil mağruf,Nehy-i an-il münker = İyiliği emredin,kötülüklerle mücadele edin emri bize Rabbimizin emridir.Kötülüklere müdahale hakkını bize Rabbimiz verir.
Peygamber a.s. :
" Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin,buna gücünüz yetmezse,dilinizle düzeltin,buna da gücünüz yetmezse BUĞZ edin " derken,islama uymayan yaşam tarzlarına müdahele edilmesinin gerektiğini anlatır.
İslamın, bu ahlaksız yaşam tarzına müdahale etmesi,kişinin özgürlüğüne müdahale değildir.Aksine kişinin yaratılışına uygun yaşam tarzına dönmesine teşviktir,uyarıdır.Buna uymayanları da gerekirse ceza ile yaptırımlara maruz bırakır.Yani bozuk yaşamın devamından yana olanlara cezalar uygular.
İslamın müdahil olduğdayattığı,zorladığı iman değil,kişinin,toplumun AMELLERİDİR.İslam kişinin imanında zorlama yapmaz.( BAKARA-256 )
Kişinin imanına karışmaz ama amellerine karışır.Onların fıtrata uygun hale gelmesi için Allahın emirlerine uygun yasalar kor.Yani islam kişinin yaşam tarzına karışır,müdahale eder.Gerekirse CEZA bile verir.Bunu yaparken de asla kişinin imanına bakmaz.Zira amel eğer sadece kişiyi ilgilendirir,kişiye özel ise o sınırda kalmak şartıyla karışmaz.Ama işlediği kötü ameller başkalarını da ilgilendiriyorsa işte o zaman islam ona karışır ve hatta yaptırımlar uygular.Hatta bazı özel gibi görünen ilişkilere bile yaptırımlar vardır.
Mesela kişinin içki içmesine,kumar oynamasına, karışmaz.Ama içkiyi alenen sokaklarda içerse,kumarı ortalıkta oynarsa ona karışır.Zira bu toplumu rahatsız etme ve kötü örnek olmağa girer.
Mesela ZİNA yapana,bunu iki kişinin özel hayatı olarak bakamaz.Zina yapanlar bize kimse karışamaz diyemez.Bu doğrudan toplumu da ilgilendirir.İşte bu nedenle zina yapan kadın ve erkeğe,sopa cezası uygulanır.Bunda da müslüman ya da gayr-i müslim olması fark etmez.
Mesela HIRSIZLIK.Hırsızlık yapan kadın ve erkeğe ceza verilir.Bunda da kişinin imanına bakılmaz.
Bunu yapmak zorbalık değildir.Örneğin Fransada "DANSI" yasaklayan Kanuni Sultan Süleyman Han bunu yaparken bir zorba değildi.Toplumunu,toplumun ahlakını düşünmüştü.
Toplumun ya da insanın fıtratına uymayan yaşam tarzına islam hep müdahale etmiştir.
İslam kişinin yaşam tarzına karışmaz demek,ya islamı bilmemek,ya da negatif propagandaların etkisinde kalmaktır.
Toplumsal düzen,her zaman güzel ve insani olmayabilir.Toplumunların inanç ve düşünce sistemlerine göre toplumsal yapılar şekil kazanır.Örneğin, önceden Nikahsız evlilikler toplumda en kötü örnekler olarak algılanırken,şimdilerde batı tarzında nikah akdi olmadan beraberlikler hoş görülür oldu.Hatta imrenilir oldu.Eskiden toplum islamın birazcık hakim olduğu toplum yapımızda akraba birliği,aile bütünlüğü önemliydi.Şimdilerde bunu görmek çok zor oldu.
Eskiden camilerimizde tek bir sandalye,tabure üzerinde namaz kılan yok iken şimdilerde camilerimiz nerdeyse kilise haline geldi,sandalyalerle doldu.
Eskiden ramazan geldiğinde,oruç tutmayanlar,hatta gayr-i müslümler,oruç tutanlara saygısızlık olmasın diyerek açıktan birlşeyler yemezlerken,şimdi,ben müslümanım diyen koca-koca kalaslar açıktan oruç yer oldular.
Eskiden,dinin icaplarını yerine getirenlere gıpta ile bakılırken,şimdilerde dini yerine getirme çabasında olanlar "gerici,çağdışı" damgasıyla damgalanır oldular.
Eskiden zina yapanlar parmakla gösterilecek kadar az iken,şimdilerde nerdeyse her köşe başında batakhaneler,türedi.Zinanın adı kadın-erkek birlikteliği adını aldı.Hatta kız arkadaşı olmayan erkek,erkek olarak görülmez,erkek arkadaşı olmayan kadın,çağdışında kalmış zavallı kadın olarak algılanır oldu.Elbise,ayakkabı değiştirir gibi eş,sevgili değiştirilir oldu.
Bazıları,erkek çocuklarını çayıra salınmış azgın yabani at misali zina da,fuhşiyatta alabildiğine serbest bırakırken,kız çocuklarına sınırlmalar koyar ve bunu da NAMUS meselesi olduğu için yaptıklarını söylerler.Yani erkek çocukarın işlediği her türlü namussuzluk göze batmazken,kızların yaptıkları yada yapackları çirkinlikler namus meselesi oldu.Çok garip bir sosyal yapı,yaşam tarzı değil mi?
Ne zaman islam kişi ve toplum yaşamına yön vermez oldu,toplumdaki yıkım da işte o zaman başladı.
Toplumumuzu bozmak için dini önce toplumsal hayattan kaldırdılar."Din ile Devlet işleri bir olamaz" dediler ve böylece sistemi kökten değiştirdiler.Ardından da değiştirtirdikleri bu gayr-i islami sisteme karşı duranlar birer birer yok edildiler,hapislerde,darağaçlarında sallandırdılar.
Hatta toplum üzerinde öyle diktatörce uygulamalar yaptılar ki,akıllara bile sığmaz.Örneğin şapka giymeğe karşı geldi diye nice insanları astılar.
Zaman geldi,sistemin yetiştirdiği çocukları sistemi kemiren kanser oldular.Sistem bu kanserli hücrelerle artık yaşanmaz hale geldi.Her köşe başı uyuşturucu tacirleri,her köşe fuhuş yuvası haline dönüştü.Cinsel tacizler o kadar arttı ki,artık insanlar sokaklara korkarak çıkar oldular.Hırsızlık o kadar arttı ki,mal ve can güvenliği tehlike altına girdi.Öyle durumlar olmağa başladı ki,baba oğlunu,oğul babayı,kız annesini,annesi kızını boğazlar hale geldiler.
Eğer bugün toplumsal yapıda bu kadar sakatlıklar varsa,toplumun her bireyi güven altında değilse,kazancımızın bereketi yoksa,ahlaksızlık bu kadar tavan yapmışsa,bunun tek nedeni vardır,o da İslamın yaşam tarzından kaldırılması,uzak tutulması ya da islam adına ortaya çıkanların Münafık oluşlarındandır.
Çözüm tektir.İnsan fıtratına uygun yaşam tarzını emreden, islama tekrar dönmektir.İslamı tekrar yaşam tarzımıza getirmektir.
İslam öyle sokaklarda,ya da din tacirlerinin ağzında olan islam değil,KUR'ANda olan,Kur'anda emredilen islam olmalıdır.
Bunu getirecek de toplumların yine kendisidir.Zira Allah "siz ne ile yönetilmek istenirseniz,Allah da sizi o yönetime layık görür" demiştir. (RAD-11)
Hamza SARI

ALİM


DİN ALİMİ KENDİ GÖRÜŞÜNÜ - FİKRİNİ DEĞİL,ÖNCELİKLE İSLAMI ORTAYA KOYMALIDIR
Dinde kişileri kendilerine ölçü ve rehber edinenler,o kişilerin hatalarını göremezler.Görseler de " bunda da mutlaka bir hikmet vardır" diye o kişilerin hataları HİKMET denen güzel ve önemli bir haslet ile örtmek,gizlemek isterler.Bu yanlıştır.
Kişileri örnek alırken,onların da hata yapabileceklerini,MÜKEMMEL olmadıklarını bilmek ve kabullenmek şarttır.
Din adına konuşanlar,öncelikle bunu kendi adlarına konuştuklarına vurgu yapmalılar..Zira islam asla kişilerin tekelinde değildir.Hz.Muhammed a.s.dan bu yana binlerce alim gelmiş-geçmiştir.Dini bırakıp da alimlerin peşlerinden gidenlerin tamamı yanılmış, ya da sapıtmışlardır.
Mesela,mezhep imamı olarak tanıdığımız hiçbir mezhep imamı ilimlerini ortaya koyarlarken " ben bir mehep oluşturayım " anlayışıyla işe başlamadılar.Hatta hayatlarında da asla bu yolu seçmediler.Ama gel gör ki,ondan sonra gelenler,onları takip edenler,onların fikir ve düşüncelerini,onların benimsemediği,aklından bile geçirmediği MEZHEP oluşumuna dönüştürdüler.Böylece de İslamın benimsemediği,fitne ateşini yaktılar.Dinde asla bir ayrılık olmazken,mezhepler arası ayrılıklarla,mezhep kavgalarının başlamasına neden oldular.
Bu nedenle her ilim adamı kendinden önce,kendi kişisel kimliğinden önce, dini,islamı ortaya koymak zorundalar.İnsanlara,kitlelere KUR'ANDA yazılan ve peygamber uygulamalarııyla yaşama dönüşmüş olan islamı anlatmak zorundalar.Yoksa vebalde kalırlar.
H.SARI