Monday, 26 March 2018

DİNİ ALLAH'A HAS KILMAK


İSLAMI ALLAH'IN DİNİ OLARAK YAŞAMAK
Dinin sahibi Allah'tır.Allah'ın insanlar için seçip de gönderdiği dinin adı da İSLAM'dır.
" Allah katında din İslâm'dır..."
AL-İ İMRAN - 19
Hz.Adem'den,Hz.Muhammed'e kadar gelen dinin adı sadece islamdır.Bu dinin MÜCMEL (tamamlanmış hali) olanı da Kur'anda olanlardır.Yani Allah ilk insan olan Adem ve onun neslini yaratmış,ama onları başı-boş bırakmamış ve onlara sorumluluklarını anlatan,onlar için o zaman neler gerekiyorsa onlara bildirdiği dini emir ve yasakları bildirmiştir.
Ondan sonra da aynı dinin hükümlerini,zaman zaman peygamber olarak seçtikleri insanlar aracılığıyla insanlığa bildirmiştir.
Son peygamberi olan Hz.Muhammed a.s aracılığıyla da dinini tamamlayarak peygamberlik kapısını kapattığını ve dünyanın ve dünyadaki hayatın son bulmasına kadar da bu dinin hakim olacağını açıklamıştır.
"... Bugün dininizi sizin için tamamladım, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve sizin için din olarak İslâm'ı uygun gördüm..."
MAİDE - 3
Diyerek,İslam nimetinin tamamlandığını ve bundan sonra da başka peygamber gelmeyeceğini anlatır.
" Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."
AHZAB - 40
Burada hemen şunu belirteyim ki,bazılarının "İsa a.s. dünya son bulmadan önce tekrar gelecektir" diye inanmaları kesinlikle islam inancı değildir.Buna inananlar islam dışı bir inanca sahip olduklarının farkında olsunlar.
Uydurma hadislerin rivayetlerin arkasına sığınarak bu sapık inancı kimse İslamdan gösteremez.Yukardaki ayet kesindir.Hz.Muhammed SON peygamberdir Nebidir.
Yok İsa peygamber olarak gelmeyecek de yarım kalan işini,ya da peygamberin getirdiğini dini devam ettirecek gibi söylemler de asılsız ve yalandır.Bir müslüman kesin olarak Hz.Muhammed a.s.ın SON peygamber olduğunu bilecek ve inanacak ve ondan sonra ne ad ve görevle olursa olsun başka hiçbir peygamber ,rasul gelmeyeceğini kabul etmek zorundadır.Yoksa imanı İslam olmaz bilsinler.
Hele hele Mehdi denen bir hayali kahraman üretmek ve ona inanmak da asla islam inancında yoktur.Bu yolda olanların TAMAMI sapıtmıştır.
Şimdi gelelim,asıl konumuz olan,"Dini Allah'a has kılarak yaşamak" ne demektir ona bakalım :
Din Allah'a aittir,dinin tüm hükümlerini,emir ve yasaklarını,nelerin din olduğunu ortaya koyan,sadece Allah'tır.
Allah'tan başka hiçbir kul,hiçbir melek,hiçbir varlık kendine göre din koyamaz.Bu yetki sadece Kainatın ve ahiretin yaratıcı olan Allah'a aittir.
Peygamberler de kendi kafalarına göre din koyamazlar.Onlar da sadece dini insanlara tebliğ eden ve bildirilen dinin yaşama uygulanması için çaba gösteren kullardır.Dinin ortakları değildir.
Kim ki,peygamberleri de dinin ortakları sayarasa bilsinler ki ŞİRKtedirler.Allah ise asla şirki kabul etmez,hatta bu yolda olanları da asla affetmez.
Dini,Allah'ın emrettiği şekilde ve anlayışta yaşamak şartı vardır.Ancak böylelerine MÜ'MİN denir.
Biraz dinden,biraz kendi kafalarından, ya da biraz başkalarından öğrendikleri Kur'an dışı bilgilerden alıntılar yaparak din yaşanmaz.Yaşayanlar dini Allaha has kılarak yaşamıyorla demektir.
Geçmişte ve günümüzde,Allah ve rasulünü bir tarafa bırakarak,ya da onlarla birlikte efendilerinin din diye onlara öğrettikleri bilgilerle dini yaşamlarına yön verenler bilsinler ki,bu yaşamları din değildir.
Günümüzde,özellikle son zamanlarda "Kur'an islamı" ya da "İndirilmiş din" diye yutturulmağa çalışılan din anlayışında Kur'anda olmayan,Kur'ana uymayan,, kişilerin kendi din anlayışlarına göre oluşturulmak istenen bir yeni din anlayışı körüklenmektedir.
Kendi yorumlarını gerçek din olarak yansıtan bu kişilerin en büyük özellikleri din diye,din adına yazıp,pazarladıkları kitaplarını, konuşmalarını görürüz.Dinde olmayan ama dindenmiş gibi laflar ederek müslümanların din anlayışlarını bozarlar.Mesela,msülümanlar bu güne kadar Hz.Adem ve eşinin ilk insan oduğuna inanırlar.Zira Kur'an da bunu açıkça söyler.Ama bu din istismarcıları kalkarlar,"kim demiş Adem ilk insan diye,Ademin de babası vardır..". diye konuşmağa başlarlar ve onları dinleyenler de "bak bak yıllarca bize din diye yalan şeyler uydurmuşlar,bak hocamız,efendimiz doğru söyler,demek ki Ademin de babası varmış.."diye mal bulmuş mağribi gibi hemen bu sapıklığı kendilerine din edinip,Ademin ilk insan olduğuna inananlara karşı bir üstünlük edesaıyla hücuma kalkarlar.Sizin uydurulumuş dininizde bunu göremezsiniz diye de eklerler."
Bu da yetmez,Kur'an islamı,indirilmiş din diye kendilerine dini alet edeninlerin efendileri kalkıp : "ŞEHİTLİK eşittir ŞAHİTLİKTİR demektir.İnsanın ameline şahit olmasına şehitlik denir,insan isterse yatakta yatarken ölsün yine şehit olur Siz bakmayın devletin gaza getirmesiyle ölen askerlerin şehit olduğunu söyleyenlere,onlar şehit değil bilmem ne uğruna gidenlerdir" diyecek kadar dini bozan ve hatta insanları vatan ve değerleri uğruna ölmekten alıkoyan bu hainlerin sözleri din sanan zavallılar vardır.
Bu din bezirganları kendilerine ne kadar taraftar bulurlarsa ,o kadar bunlara kazanç demek olan bir anlayışla binlerce insanı kendi saflarına çekmekte ve istedikleri zaman da istedikleri yerlerde bunları kitleler halinde ,kendi pis emelleri uğruna kullanmaktalar.Bunun en açık örneğini de 15 Temmuz darbe girişiminde gördük.
28 Şubat darbe girişiminden önce gördük.
Din sadece islam olmasına rağmen,bunlardan bazıları kendilerini özelleştirmek için bazı eklemeler yaparak kendilerini ortaya koymak isterler.Mezhepler,Tarikatlar bunların başında gelir.Ben müslümanım demek yerine,ben "Hanifiyi,Şafiyim,Şiayım,aleviyim..." ya da "ben nurcuyum,süleymancıyım,menzilciyim,bektaşiyim,Yeseviyim..." gibi saçma sapan isimlerle kendilerine özel isimler koyma peşindeler.
Halbuki Allah bize sadece MÜSLÜMAN ismini vermi ve başka da bir isme gerek olmadığını anlatmıştır.
"... Allah gerek daha önce gelmiş kitaplarda, gerekse Kur'ân'da, size Müslümanlar adını verdi...."
HACC suresi,Ayet-78
Dinin Allah'a has kılarak yaşanması demek,kulun,kendine din olarak,Kur'anda olanları seçmesi ve yaşam tarzının,hayatının her anında bu dini hükümlere uygun yaşaması demektir.
Ben Kur'anda olanları kendime tek olarak seçtim,inandım demek yetmez.Bunları amelleriyle de ortaya koymak gerekir.
Zira biz amellerimizle sınava tabi olacağız.Biz,dünyada iken,görevli meleklerin amellerimizi kaydettikleri kitaplarla Mahşer günü yargılanacağız.
" Oysa sizin üzerinizde gözcüler vardır. Değerli yazıcılar. Onlar sizin ne yaptığınızı bilirler."
İNFITAR suresi,ayetler :11-12
Biz,bu dünya da,ahirette de,bize din olarak bildirenlerden,yani Kur'andan sorumluyuz,onda olanlardan sorumlu tutulacağız.
" Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz."
ZUHRUF - 44
Dini Allah'a has kılarak,yaşamak,kendilerine din konusunda Allah'tan başka otorite tanımamak,araya aracılar koymamaktır.Kim ki,kendilerine din konusunda efendiler,aracılar ,din adına otoriteler koyarsa onların fikir ve görüşlerini din sanarsa bilsinler ki,o halis din değildir.
Bu nedenle,kendilerine hocalar,efendiler,şeyhler edinenlerin tamamı sapıklıktalar.Yaşadıkları din de asla islam değildir.
Hiç kimse ben Kur'anı anlamam diyemez.Onu anlamak zorunda olduğunu bilmelidir.
Kur'anı anlayan sıradan,okuma yazma bile bilmeyen o zamanın arapları bile anlarken bizler neden anlamayalım.
Kur'anı anlamak için peygamberin uygulamaları da bizim için birer belgedir.
Kur'an meallerini okurken mutlaka değişik meallere bakmak uygundur.Zira meallerde görülen genel hata,kişilerin arapça kelimelere verdikleri değişik anlamlardır.Bu durumda ayetlere yanlış anlamlar verilmiş olabilirler.
Mesela,çok mealciler şu ayetlere bu manayı verirler:
" Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a boyun eğer."
RAD-15
" Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir."
NAHL - 48
Bu ayetlerde geçen " ZİLAL" kelimesini hep "GÖLGE" olarak tercüme ettiler.
Halbuki gölgeler,akıl ve iraden,sorumluktan uzak,birer IŞIK YANSIMASIdır.
Işık yansıması olan gölgeler secde eder mi? Etmez.
Peki burada ,bu ayetlerde geçen "gölgeler" ne anlam ifade ederler.
Burada geçen gölgelerden kasıt,bizi gölgeler gibi takip eden meleklerdir.Mesela bizim amellerimizi kayıt altına tutan melekleri biz göremeyiz,ama onlar bizi gece-gündüz,her saniye takip edenlerdir.İşte bu melekler de secde ile yani Allah'a itaat ile sorumludur.
Secde yere kapanmak değildir.İtaat etmek,emre uymaktır.Allah melekler ve İblise "Ademe secde edin "derken,onun önünde yere kapanın demek istemedi.Onun işlerinde,ona yardımcı olun,onunla birlikte,onun davasında bir olun demek istedi.
Zira Allah başka bir ayetinde de :
" Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât (yardım) ediyorlar. Ey iman edenler , Siz de ona yardım edin, destek olun."
AHZAB - 56
Eğer bizler de dini sadece Allah'ın emrettiği ve bildirdiği şekilde dine inanır ve onu kendi kuralları çerçevesi içerisinde yaşarsak,hem dini Allah'ın istediği gibi yaşamış ve hem de Hz.Muhammed a.s.ın getirdiği dini devam ettirdiğimiz için O'na destek olmuş oluruz.Peygamberi sevmek de ancak bu yolda olmak olunur.Lafla değil,amellerimizle bunu ortaya koymakla ancak Allah'ın istediği ve O'na layık birer kul olabiliriz.Unutmayın başka alternatifimiz yoktur.
Rabbim dinimizi Allah'ın razı olduğu üzere yaşamak nasip etsin inşallah

Hamza SARI

Wednesday, 21 March 2018

AHLAK


AHLAK İBADETLERLE GÜZELLEŞİR
İbadet=KULLUK'tur.
Allah'a Kulluk yapılmayan müslümanlık BOŞTUR.Geçersizdir.Kurtuluş getirmez.Bunu herkes kafasına iyice yerleştirsin.Kullukta ihtimaller söz konusu olamaz.Allah'a kulluğun başı ibadetlerimizdir.İbadetlerimize elbette Allah'ın ihtiyacı yoktur, ama kulların ihtiyacı mutlaka vardır.
İbadetler ahlakımızın da olgunlaşmasını,güzelleştirilmesini sağlar.İbadetlerini yaptıkları halde,ahlaklarını düzeltemeyenler,ibadetlerinde SAMİMİ olamayanlardır.Kabahat ibadetlerde değil,ibadet yaptım diyen samimiyetsizlerdedir.
Allah,ibadetlerin ve özellikle de NAMAZIN her türlü FUHŞİYATI (Çirkin davranışları) yok edeceğini,onlardan kişiyi uzaklaştıracağını söyler.Söyleyen Allah olduğuna göre bu %100 doğrudur.İşte ayet:
"Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor." ANKEBUT suresi,ayet- 45
H.SARI

BANKACILIK SİSTEMİ


BANKACILIK SİSTEMİ VE FAİZ
Bankacılık tarihini M.Ö.3500 yıllarında yaşamış Sümerlere (yani eski yahudi kavimlerine) kadar götürmek mümkündür. "MARKET" adıyla kurdukları bu sistem,bugünkü bankacılığın ilk adımlarıdır.
Batıda bankacılık sistemi ise 1587 yılllarında Venediklilerde görülür.
Daha sonra, 1619 yılında, Banco del Giro adında İtalyada kurulan bir kurumdan bahsedebilir.Zaten banka kelimesi,İtalyanca "BANCO " kelimesinden gelmedir.
Birleşik Amerika’da ise ilk banka, 1782 de Kongre’nin özel kanunu ile Filadelfiya’da kurulan Bank of North Amerika ( Kuzey Amerika Bankası) dır.
Osmanlı imparatorluğun ise bankacılık işlemleri 185 li yıllarda başlar.Önce İtalyan-Venedik tüccarlarının İstanbulda Galata tüccarlarıyla ticaret yaparken,İtalyan ve Venedik bankalarıyla temas kurmalarıyla başlar.Daha sonra 1863 te Ottoman Bank (Osmanlı bankası ) adıyla bizde de banka kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinde ise Emniyet Sandığı adıyla kurulan bankadır.
Bankacılık sistemi islamın kabul ettiği,hoş gördüğü bir sistem değildir.Zira sermayenin TEK ELDE toplanmasını islam hoş görmez
İslamda bunun yerine yardımlaşmayı esas alan " KARZ-I HASEN " (güzel borçlanma) adıyla Osmanlıda yaygın olan bir kurum vardı.
Bankacılık bugün Sermayenin Tek elde toplanması olarak anlaşılmaktadır.Dünya ekonomisine hakim olanlar bugün bankalardır.Banka ile işi olmayan hiçbir devlet yok gibidir.
Bankaları kuranlar,koruyanlar,sermayelerini kontrol edenler çok az sayıda olan bir ailedir ki,onlar da Siyonist " Rothschild ailesdir."
18. yüzyılın sonlarından başlayarak Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde bankalar kuran Yahudi kökenli Alman bir ailedir.
Ailenin Avrupa'da tanınmaya başlaması 1744'te döviz değişimiyle uğraşan, Hesse Prensi ile ticaret yapan (1710 doğumlu) Amschel Moses Rothschild 'in oğlu olan Mayer Amschel Rothschild'in Frankfurt, Almanya'da doğumuyla başladı.[6] Frankfurt'un Judengasse denilen Yahudi gettosunda doğan Mayer, bir finans kurumu kurdu ve iş yapmaları için 5 oğlunu farklı Avrupa şehirlerine yollayarak nüfuzunu genişletti
Rothschildlerin arması sıkılmış bir yumruk ve Mayer Rothschild'in beş oğlunu simgeleyen beş oktan oluşuyor.
Bankacılık sistemi,ticaretin kolaylaştırılmasını ve uluslararası düzeye erişmesini amaçlar.Eskiden ticaret "MAL TAKASI " (mal değişi) şeklinde olurken bugün ticaret akıl almaz çeşitliliklere ve boyutlara ulaşmıştır.Bunun yaygınlaşmasında da bankacılık kolaylıklar kazandırdığı kazan,BARONlaşmayı da körüklemiştir.Bugün tabir yerinde ise dünyamız bu baronlarca yönetilmektedir.
Hani tam karşılığı olmasa da Birleşmiş Milletlerin 5 üye devlet tarafından yönetilmesi gibi.Dünya ekonomisi de Rothschild aşlesinin 5 oğlu ve onlardan gelen nesillerce yönetilmektedir.
Şimdi gelelim bankacılık sisteminde kullanılan FAİZ sistemine.Bu sistem önceden emanet verilen ve alınan işlemlerdeki kar olarak anlatılırdı.Bunun hesablanmasında emek-masraf da elbette dikkate alınırdı.Şimdi buna bir de ENFLASYON (paranın değer kaybı) eklendi.Yani Faizdeki oranı hesaplarken bı enflasyonu da eklemek gerekti.
Dikkat ederseniz,enflasyonun düşük olduğu ülkelerde faiz oranları düşük kalırken,enflasyonun yüksek olduğu ülkelerde bu faiz oranı çok yüksektir.Hatırlayın 2002 yılından önce ülkemizde faiz oranları %70-80 lere varmıştı.Zira o dönemde enflasyon oranları da bu oarana denk gibiydi.Paramızın değeri yoktu.Zira Enflasyon paranın değerinin kaybı anlamına gelir.
Bankaların bugün uyguladığı kredi ve faiz oranları,islamın yasakladığ RİBA ile doğrudan ilgili değildir.Bu neden peşin hükümle faiz haramdır diyemeyiz.Faiz sakıncalı olabilir ama asla islamın yasakladığı Riba değildir.
İslamın yasakladığ RİBA ise kelimenin tam karşılığı olarak TEFECİLİKtir.Yani islam Tefeciliği kesin haram kılmıştır.
Banka faizlerinde,ya da kredi işlemlerinde alan da-veren de eşit olmasa da kar ve zararda ortak riskler taşır.
Bankaya para yatıran,bankadan bir miktar kar olarak faiz alırken,banka belki bu paradan daha çok kazanmış olabilir.Bankadan kredi alırken de durum böyledir.Kredi alan da,kredi veren bankada para kazanır.Kredi alan ev alır ev sahibi olur,banka da bundan para kazanır.Bir ticareti için kredi alan bu ticaretinden para kazanırken,banka da elbette bundan para kazanır.
Kazanmayan sadece borcunu zamanında ödemeyen ya da ödememek için sahtekarlıklara baş vuranlardır.Bu durumlarda da elbette banka parasını geri alabilmek için bazı yaptırımlar yapar.Hatta bunları da yazılı anlaşmalarla sağlama bağlar.Bu da gayet normaldir.Zira bankalar bir hayır kurumu değildir.
İslamda olan Karz-ı Hasen bir devlet kuruluşu olsa da kar amacı gütmez.Hizmete yöneliktir.Bu kuruma devletten ve zengin vatandaştan katkılar vardır.Çarkın dönmesi için de mutlaka ödünçlerin geri dönmesi şartı vardır.Geri borcunu ödemeyenlere de elbette bir yaptırım vardı.
Daha öncelerde de yazmıştım,banka faizi,islamın yasakladığı Riba değil diye.Günümüzde islamı bilmeden,dar çerçevelere sıkıştırma gayretinde olanlar bilerek ya da bilmeyerek islamı çağdışı bir din anlayışına sokmaktalar.Halbuki islam çağlara ve çağların problemlerine çözümler getiren bir dindir.Dinden,islamdan haberi olmayan kıyıda köşede,izbe mahzenlerde tezgah kurmuş tarikat şeyhleriyle,dinlerini ticaretlerine alet eden alim geçinen dinciler bu işi anlamazlar.Bunlar islam dışı fetvalar vererek kendi yerlerini sağlama alma gayretindeler.
Alim olan,ilim sahibi olandır.Bankacılık sisteminden,islamın Riba ile kast ettiği sistemden haberi olmayanlar bu konuda söz söyeleyemezler.Onların safsatalarına inanarak müslümanları global ticarette yaya bırakarak islam alemini ekonomik yönden yoksul hale getiren bu cahil zihniyete itibar etmeyin.
İslam karşılıklı anlaşmalarla yapılan ticarete kötü demez.Yeter ki şartlar taraflarca eşit olmasa da eşite yakın olsun.Zalimlikler ortaya çıkmasın.
Bankacılık sistemi her ne kadar tekelleşme olsada yine de devletlerin kontrol etme payları da vardır.Merkez bankaları bir merkezden idare edilse de kendi iç meselelerinde de katkıları vardır.Mesela ülkelerin kendi faiz oranlarını ayarlayan yerli merkez bankalarıdır.
Tefecilikte yasallık olmazken,bankacılıkta yasalar yürürlüktedir.
Hamza SARI

R U H


RUH VE BEDENLERİ (Vücutları)
Ruh hakkında bilgimiz sınırlıdır.Bu nedenle fazla laf etmemiz de sınırlı olmalıdır.
“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak, az bir bilgi verilmiştir.”
İSRA suresi, ayet -85
Ölenler için,Kur'anın sadece ölüleri ilgilendiren dua olan ayetleri ve özellikle de kendi dilimizden olan ve içimizden gelen dualar edilmeli.
Duanın elbette ki,ölen bedenlerin,diri ruhlarına yararı vardır.Öyle olmasa Rabbimiz bunu bizden istemezdi.
Elbette dualarımızdan bedenleri ölen ruhların haberi olur.Ama bu haber olmanın nasıl ve ne manada olacağı hakkında fazla bigimiz yoktur.Zira orası bizim için GAİB (bilinmeyen) alemidir.Gaibten ise sadece Allah haberdardır,ancak O bilir. Peygamberler dahi bu konuda bilgilendirilmemiştir.Bunu da Kur'andan anlıyoruz.Zira bu konuda ayet yeterli bilgi veren ayetler yoktur ki,peygamber de bize bildirmiş olsun.
Bize düşen,Rabbimizin emrini yerine getirmek,gerisini gerek duymadan sorgulamamaktır, güzel olan.
Yalnız şunu kesin biliyoruz ki,ölen ruhlar,yani Melek İsrafilin 1.ci kez SUR'a üfleyişiyle ölen tüm bedenlerin ölmesinden sonra , 2.ci defa SUR'a üflenmesiyle dirildiklerinde bedenleriyle birleşecek,ama asla bu vücutları bu dünyadaki vücutları ( bedenleri ) olmayacaktır.Zira o vücutlar cennet ve cehennemin yapısına uygun olacaklar ve asla ihtiyarlama,hastalanma,ölme durumu yaşamayacaklar.
Cehennemliklerin, vücutları da özel yaratılacak, özel olacaktır.Yanacaklar,işkence görecekler,ama ardından tekrar anında eski hallerine dönecekler.
Böyle bir durum asla bu dünyalık bedenler için mümkün olamaz.
Cennette olanlar,istedikleri anda ,istedikleri yerde olacaklar,yiyecekler-içecekler ama asla tuvalet ihtiyacı duymayacaklar.Böyle bir durumu bu dünyalık vücut için düşünmek mümkün değildir.
Ruhu ve öldükten sonra kavuşacağı yeni bedeni anladığımız takdirde Kabir Azabı diye bir azabın da olmadığını,olamayacağını ister istemez kabullenmiş oluruz.Yani Kabir azabı yoktur.Kabir sadece dünyalık maddelerden,gıdalardan oluşan bedenin tekrar toprakla buluşmasıdır.
Azab,sadece bu dünyada ve öldükten sonra tekrar diriltilip,mahşerde hesaba çekildikten sonra vardır.
Ruhların azap çektikleri hakkında ayet yoktur. Fravun hakkında olan ayetlerin de onun,hesaba çekildikten sonraki durumunu anlattığını unutmamak gerekir.
H.SARI

Ö L Ü M


ÖLÜM BİR SANİYE BİLE GECİKMEZ
Bu dünyaya gelen her kul gibi O da geldi,yaşadı,çeşitli amellerde bulundu ve "Küllü nefsin,Zaikat-ül Mevt=Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır (ölecektir) " emri gereği ölümü tadarak ezeli aleme, ahirete güçtü-gitti.
Yani dünya hayatı işte böyle birşeydir.Gelen asla bu dünyada BAKİ değildir.Allah bu dünyayı bize kulluk yolunda imtihan olmamız için yarattı.
Biz bu dünyada canımızla,malımızla hep imtihandayız. İşte bu konudaki ayet:
" Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz....."
Al-i İmran -186
Bu imtihan sadece canımızla ,malımızla değil hatta evlatlarımızla bile imtihanda olduğumuzu bilelim.
" Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer imtihan aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır."
ENFAL suresi,ayet-28
" Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır, Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır."
TEGABUN suresi,ayet-15
Bizler,malımızla,canımızla,çocuklarımızla hep imtihanlara tabi tutuluruz.
İşte bu nedenle bizler, her zaman : "Ey Allah'ım,bize hayırlı evlat,helalından mal ihsan et "diye dualarda bulunuruz.Bu çok önemli bir istek ve duadır.
Eğer kazandıklarımızdan Allah yoluna harcamalarda bulunuyorsak, bilinsin ki,bu yolda olmamız,malımızın hayırlı olduğunun işaretidir.
Ölüm asla bir SON değildir.Sonu olmayan EBEDİ bir hayatın başlangıcıdır.Bedenimiz olmadan daha önce var olan ruhumuz,nasıl bu dünyaya ana karnında iken yeni bedeniyle buluşuyorsa,bedenimizin ölmesiyle de varlığını sürdüren ruhumuz,kıyamet günü de yeni yaratılacak vücuduyla buluşmak üzere bu dünyadan ayrılıp,daha önceki geldiği yerine,yani bu dünyaya gelmeden önceki yerine gidip orada kıyametin kopacağı güne kadar yeni vücudunu beklemeğe başlayacaktır.
Ölüm ile bu dünyadan tamamen ilişkisi kesilmiş ve bir daha asla bu dünyaya dönemeyecek,dönmeyecektir.
Hepimizin sonu da budur.
İşte bu anlayış ve inanışla,geride kalan hayatımızı,hemen ölecekmiş gibi ahiret hazırlığı içinde geçirmek en akıllı yoldur.
Rabbim,hayatı güzel ve hayırlı amellerle dolu olan,ölümü bir yudum su içer gibi tadan,öldükten sonra da hesabını en kolay şekilde veren MÜ'MİN-MÜTTAKİ kullarından bizleri de eylesin inşallah.
Hamza SARI

ALLAH BANA YETER


ALLAH BANA YETER
Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye
sorsan, elbette; “Allah'tır” derler. De ki: “Öyleyse bana söyler
misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse; Allah'ı bırakıp
da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut
Allah bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini
önleyebilirler mi?” De ki: “Bana Allah yeter. Tevekkül edenler
ancak O'na güvenip dayanırlar.”
ZUMER suresi,ayet-38
Demek ki kafirler de,müşrikler de Allah'a inanırlar,hatta Allaha'a inanmam diyen areistler bile farkında olmadan Allah'a inanırla ama bunların tamamı Allah'a bağlanmazlar,Allah'ın kendilerini sorumlu tuttuğu amelleri yapmazlar.
İnanmadıklarının nedenleri sadece kendilerinden kul olarak istenen sorumluluktan kaçmak içindir.
Kaçıp kurtulacaklarını sanıyorlarsa %100 aldanmıyorlar,şeytan kendilerini aldatıyor.
Ey kendine müslümanım diyen kişi,sen de eğer Allah'ın sana yüklediği kulluk sorumluluğundan kaçıyorsan bilesin ki,senin de kafirlerden,müşriklerden hiç farkın yoktur.
İnandım demekle sen hesaba çekilmeyeceğini mi sanarsın.Aldanıyorsun.
İşte ayet :
" İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. "
ANKEBUT suresi,ayet-2
Sonunda geri dönüşü olmayan bir ölüm bizi yakalayacak ve Rabbimizin huzurunda sorgulanacağız.O gün bazıları dünyaya geri dönmek isteyecekler ama bu asla mümkün olmayacak.
İşte ayet :
" O suçluların, Rabblerinin huzurunda başlarını eğerek, “Ey Rabbimiz! Gördük, duyduk. Artık bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Çünkü biz kesin olarak inandık” diyecekleri anı bir görsen . "
SECDE suresi,ayet-12
Cumanız mübarek olsun.
H.SARI

T E V B E


TEVBE ETMEK BİZİM KURTULUŞUMUZDUR
İnsan beşerdir,zaman olur şaşar.Kendi şaşmak istemese de bazan şeytanlar onu doğru yolundan uzaklaştırır,onu günah işlemeğe teşvik eder.
Yani ben %100 doğru yoldayım diyenler pek azdır.Bunu bilen Rabbimiz,bize TEVBE KAPISINI açmıştır.Dileyen bu kapıdan yararlansın demiştir.Bizim buna ihtiyacımız vardır.Hem de her zaman.Yeterki zamanını kaçırmayalım.
Tevbelerin kabulü her zaman mümkün değildir.Bir tevbenin kabul edilmesi için 2 şart vardır:
1-Yapılan ,işlenen günahtan pişmanlık duymak ve bir daha asla o günaha dönmemek,
2-Tevbe ettikten sonra da hayırlı ve güzel ameller yapmaktır.
Bu iki şartı yerine getirmeyenin tevbesei asla kabul görmez.Kendinimizi aldatmayalım.
Günahuından tevbe eden Fravun da "ben Musanın ve Harunun Rabbine inandım " dediği halde tevbesi kabul olmadı.Bunun tek nedeni,tevbesinden sonra güzel ve hayırlı ameller yapmağa fırsatı,ömrü kalmadı da ondan.
Bu nedenle son nefeste yapılan hiçbir tebve kabul edilmez.
" Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da, içlerinden birine ölüm gelip çatınca; “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle, kâfir olarak ölenler için, kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırladık."
NİSA- 18
Dualarımızda "son nefesimizde bize iman et ya Rab" demek yerine " son nefesimiz de dahil olmak üzere bize ömrümüz boyunca iman nasip et ya Rab "demektir.
" Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim."
BAKARA-160
" Ancak bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Al-i İmran-89
Tevbe edip,ardın güzel ameller yaptıktan sonra tekrar günahlı işler yapanların tevbeleri de sakata girer.Tevbe oyun-eğleş işi değildir.Samimiyet ister.
" Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir."
Al-i İmran -90
Tevbede samimiyet esastır.Durmadan günah işleyip de ardından tevbe edip de tekrar aynı günahlara dalanların tevbeleri de kabul görülmez.Zira Tevbe kapısı oyun ve eğlence kapısı değildir.Ciddiyet ve samimiyet ister.İmanlarında ciddi ve samimi olmayanların imanları onların kendilerini cehenneme gitmekten kurtaramaz.
Sakın olaki,şeytan sizi Allah ile aldatmasın.Allahın rahmeti büyüktür,işle işle günahı O seni afferder diyen şeytan fısıltısına veya şeytanlaşmış insanların sözüne asla inanmayın.Böyle bir anlayış islamın değil,şeytanın yoludur.
Rabbim kendine layıkıyla kulluk yapanlardan bizleri de eylesin inşallah..
Hamza SARI

YAŞAM TARZI


İSLAM KİŞİNİN YAŞAM TARZINA MÜDAHALE EDER
Öncelikle bunu anlamak için İslamı öğrenmek,Kur'an ayetlerini anlamak ve peygamberlerin mücadelelerini bilmek gerekir.
Allah'ın kutsal kitaplardaki (aslında tek bir kutsal kitap vardır.O da Levh-i Mahfuzda korunan KUR'ANdır) mesejları ve peygamberlerin tüm mücadeleleri FITRAT'a (yaratılışa) uygun bir insan ve o insanlardan oluşan birer toplum oluşturmaktır.Bu nedenle yaratılışa uygun yaşamak anlamına gelen AHLAK'a çok önem verir.İşte bunun için peygamberimiz Hz.Muhammed a.s. hakkında "Onda sizin için çok güzel örnekler vardır" denmektedir. (AHZAB-21)
Peygamberlerin mücadeleleri,hep islama uymayan,insanlığı Alah'a kulluktan uzaklaştıran sistemlere ve zorbalara karşı olmuştur.
Mesela Musa a.s. zorba Fravuna ve onun sistemine başkaldırdi.İşte İbrahim a.s. babasına ve ülkenin zalim putçu kralı Nemruta karşı tek başına savaş başlattı,onların putlarını,yaşam tarzını parçaladı.İşte Süleyman a.s. Güneşe tapan Belkis'e bu sapıklıktan vazgeçmesi için ÜLTİMATOM niteliğindeki mektubu yazması.İşte Hz.Muhammed a.s. Kabedeki putları kırıp,kralları Hakka çağırması,hep bunun içindir.Yani sapkın insanların,şaşırıp kötü yolda olan toplumların yaşam tarzlarına birer müdahale örnekleridir.
İnsanın yaratana kulluğunu gösteren belirti de Ahlak üzere yaşamını sürdürmesidir.Ahlaklı yaşamanın tüm kuralları da kutsal kitapta detaylarıyla açıklanmıştır.
İşte bu ahlak kurallarını tanımayan,ahlak dışı kuralları dayatmağa çalışan tüm kişi ve sistemlere islam karşıdır ve onların bu tavırlarına ,yaşam tarzlarına islam müdahale eder.
Emr-i bil mağruf,Nehy-i an-il münker = İyiliği emredin,kötülüklerle mücadele edin emri bize Rabbimizin emridir.Kötülüklere müdahale hakkını bize Rabbimiz verir.
Peygamber a.s. :
" Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin,buna gücünüz yetmezse,dilinizle düzeltin,buna da gücünüz yetmezse BUĞZ edin " derken,islama uymayan yaşam tarzlarına müdahele edilmesinin gerektiğini anlatır.
İslamın, bu ahlaksız yaşam tarzına müdahale etmesi,kişinin özgürlüğüne müdahale değildir.Aksine kişinin yaratılışına uygun yaşam tarzına dönmesine teşviktir,uyarıdır.Buna uymayanları da gerekirse ceza ile yaptırımlara maruz bırakır.Yani bozuk yaşamın devamından yana olanlara cezalar uygular.
İslamın müdahil olduğdayattığı,zorladığı iman değil,kişinin,toplumun AMELLERİDİR.İslam kişinin imanında zorlama yapmaz.( BAKARA-256 )
Kişinin imanına karışmaz ama amellerine karışır.Onların fıtrata uygun hale gelmesi için Allahın emirlerine uygun yasalar kor.Yani islam kişinin yaşam tarzına karışır,müdahale eder.Gerekirse CEZA bile verir.Bunu yaparken de asla kişinin imanına bakmaz.Zira amel eğer sadece kişiyi ilgilendirir,kişiye özel ise o sınırda kalmak şartıyla karışmaz.Ama işlediği kötü ameller başkalarını da ilgilendiriyorsa işte o zaman islam ona karışır ve hatta yaptırımlar uygular.Hatta bazı özel gibi görünen ilişkilere bile yaptırımlar vardır.
Mesela kişinin içki içmesine,kumar oynamasına, karışmaz.Ama içkiyi alenen sokaklarda içerse,kumarı ortalıkta oynarsa ona karışır.Zira bu toplumu rahatsız etme ve kötü örnek olmağa girer.
Mesela ZİNA yapana,bunu iki kişinin özel hayatı olarak bakamaz.Zina yapanlar bize kimse karışamaz diyemez.Bu doğrudan toplumu da ilgilendirir.İşte bu nedenle zina yapan kadın ve erkeğe,sopa cezası uygulanır.Bunda da müslüman ya da gayr-i müslim olması fark etmez.
Mesela HIRSIZLIK.Hırsızlık yapan kadın ve erkeğe ceza verilir.Bunda da kişinin imanına bakılmaz.
Bunu yapmak zorbalık değildir.Örneğin Fransada "DANSI" yasaklayan Kanuni Sultan Süleyman Han bunu yaparken bir zorba değildi.Toplumunu,toplumun ahlakını düşünmüştü.
Toplumun ya da insanın fıtratına uymayan yaşam tarzına islam hep müdahale etmiştir.
İslam kişinin yaşam tarzına karışmaz demek,ya islamı bilmemek,ya da negatif propagandaların etkisinde kalmaktır.
Toplumsal düzen,her zaman güzel ve insani olmayabilir.Toplumunların inanç ve düşünce sistemlerine göre toplumsal yapılar şekil kazanır.Örneğin, önceden Nikahsız evlilikler toplumda en kötü örnekler olarak algılanırken,şimdilerde batı tarzında nikah akdi olmadan beraberlikler hoş görülür oldu.Hatta imrenilir oldu.Eskiden toplum islamın birazcık hakim olduğu toplum yapımızda akraba birliği,aile bütünlüğü önemliydi.Şimdilerde bunu görmek çok zor oldu.
Eskiden camilerimizde tek bir sandalye,tabure üzerinde namaz kılan yok iken şimdilerde camilerimiz nerdeyse kilise haline geldi,sandalyalerle doldu.
Eskiden ramazan geldiğinde,oruç tutmayanlar,hatta gayr-i müslümler,oruç tutanlara saygısızlık olmasın diyerek açıktan birlşeyler yemezlerken,şimdi,ben müslümanım diyen koca-koca kalaslar açıktan oruç yer oldular.
Eskiden,dinin icaplarını yerine getirenlere gıpta ile bakılırken,şimdilerde dini yerine getirme çabasında olanlar "gerici,çağdışı" damgasıyla damgalanır oldular.
Eskiden zina yapanlar parmakla gösterilecek kadar az iken,şimdilerde nerdeyse her köşe başında batakhaneler,türedi.Zinanın adı kadın-erkek birlikteliği adını aldı.Hatta kız arkadaşı olmayan erkek,erkek olarak görülmez,erkek arkadaşı olmayan kadın,çağdışında kalmış zavallı kadın olarak algılanır oldu.Elbise,ayakkabı değiştirir gibi eş,sevgili değiştirilir oldu.
Bazıları,erkek çocuklarını çayıra salınmış azgın yabani at misali zina da,fuhşiyatta alabildiğine serbest bırakırken,kız çocuklarına sınırlmalar koyar ve bunu da NAMUS meselesi olduğu için yaptıklarını söylerler.Yani erkek çocukarın işlediği her türlü namussuzluk göze batmazken,kızların yaptıkları yada yapackları çirkinlikler namus meselesi oldu.Çok garip bir sosyal yapı,yaşam tarzı değil mi?
Ne zaman islam kişi ve toplum yaşamına yön vermez oldu,toplumdaki yıkım da işte o zaman başladı.
Toplumumuzu bozmak için dini önce toplumsal hayattan kaldırdılar."Din ile Devlet işleri bir olamaz" dediler ve böylece sistemi kökten değiştirdiler.Ardından da değiştirtirdikleri bu gayr-i islami sisteme karşı duranlar birer birer yok edildiler,hapislerde,darağaçlarında sallandırdılar.
Hatta toplum üzerinde öyle diktatörce uygulamalar yaptılar ki,akıllara bile sığmaz.Örneğin şapka giymeğe karşı geldi diye nice insanları astılar.
Zaman geldi,sistemin yetiştirdiği çocukları sistemi kemiren kanser oldular.Sistem bu kanserli hücrelerle artık yaşanmaz hale geldi.Her köşe başı uyuşturucu tacirleri,her köşe fuhuş yuvası haline dönüştü.Cinsel tacizler o kadar arttı ki,artık insanlar sokaklara korkarak çıkar oldular.Hırsızlık o kadar arttı ki,mal ve can güvenliği tehlike altına girdi.Öyle durumlar olmağa başladı ki,baba oğlunu,oğul babayı,kız annesini,annesi kızını boğazlar hale geldiler.
Eğer bugün toplumsal yapıda bu kadar sakatlıklar varsa,toplumun her bireyi güven altında değilse,kazancımızın bereketi yoksa,ahlaksızlık bu kadar tavan yapmışsa,bunun tek nedeni vardır,o da İslamın yaşam tarzından kaldırılması,uzak tutulması ya da islam adına ortaya çıkanların Münafık oluşlarındandır.
Çözüm tektir.İnsan fıtratına uygun yaşam tarzını emreden, islama tekrar dönmektir.İslamı tekrar yaşam tarzımıza getirmektir.
İslam öyle sokaklarda,ya da din tacirlerinin ağzında olan islam değil,KUR'ANda olan,Kur'anda emredilen islam olmalıdır.
Bunu getirecek de toplumların yine kendisidir.Zira Allah "siz ne ile yönetilmek istenirseniz,Allah da sizi o yönetime layık görür" demiştir. (RAD-11)
Hamza SARI

ALİM


DİN ALİMİ KENDİ GÖRÜŞÜNÜ - FİKRİNİ DEĞİL,ÖNCELİKLE İSLAMI ORTAYA KOYMALIDIR
Dinde kişileri kendilerine ölçü ve rehber edinenler,o kişilerin hatalarını göremezler.Görseler de " bunda da mutlaka bir hikmet vardır" diye o kişilerin hataları HİKMET denen güzel ve önemli bir haslet ile örtmek,gizlemek isterler.Bu yanlıştır.
Kişileri örnek alırken,onların da hata yapabileceklerini,MÜKEMMEL olmadıklarını bilmek ve kabullenmek şarttır.
Din adına konuşanlar,öncelikle bunu kendi adlarına konuştuklarına vurgu yapmalılar..Zira islam asla kişilerin tekelinde değildir.Hz.Muhammed a.s.dan bu yana binlerce alim gelmiş-geçmiştir.Dini bırakıp da alimlerin peşlerinden gidenlerin tamamı yanılmış, ya da sapıtmışlardır.
Mesela,mezhep imamı olarak tanıdığımız hiçbir mezhep imamı ilimlerini ortaya koyarlarken " ben bir mehep oluşturayım " anlayışıyla işe başlamadılar.Hatta hayatlarında da asla bu yolu seçmediler.Ama gel gör ki,ondan sonra gelenler,onları takip edenler,onların fikir ve düşüncelerini,onların benimsemediği,aklından bile geçirmediği MEZHEP oluşumuna dönüştürdüler.Böylece de İslamın benimsemediği,fitne ateşini yaktılar.Dinde asla bir ayrılık olmazken,mezhepler arası ayrılıklarla,mezhep kavgalarının başlamasına neden oldular.
Bu nedenle her ilim adamı kendinden önce,kendi kişisel kimliğinden önce, dini,islamı ortaya koymak zorundalar.İnsanlara,kitlelere KUR'ANDA yazılan ve peygamber uygulamalarııyla yaşama dönüşmüş olan islamı anlatmak zorundalar.Yoksa vebalde kalırlar.
H.SARI

İ M A N


İMAN DİL İLE SÖYLEMEKTEN İBARET DEĞİLDİR
" Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberi'ne, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam anlamıyla sapıtmıştır."
NİSA - 136
Allah İman edenlere,nelere iman ettiklrinin farkında olmalarını,iman ederlerken şunlara-şunlara iman ettiklerini bilmeleri gerektiğini ve buna göre iman ettiklerinin fakında olmalarını ister.
Yani, iman ettik demekle iş bitmiyor.Nelere iman ettiğimizin de bilince olmamızın bilinmesini Rabbimiz bize açıklıyor.
Sadece tamamben bu ayette anlatılanlara inandım demek de yetmiyor.
Allah'a inandım,iman ettim demekle bizim ne gibi sorumlulukları kabul ettiğimizi bilmemiz gerekir.Rabbimiz bizm yaratıcımız olarak bizlerden ne ister onu bilmemiz ve yerine getirmemiz gerekir.
İşte bunu da rabbimiz,hemen devamında söyler: Allah'ın gönderdiği tüm peygamberlere de inanmak zorundayız.Hatta o peygamberler aracılığıyla,bize gönderilen ve adı da KUR'AN olan,aslı da Levh-i Mahfuzda korunan kitaba dainanmış olacağız.Zira bu kitap bize görev ve sorumluluklarımızı anlatan kitaptır.
Bu kitap bize em bu dünya,hem de ahiret hakkında bilgi vediği gibi bizim sorumlu olduğumuz,yerine getirmek mecburiyetinde olduğumuz bilgileri de bize öğretir.
Nitekim Allah :
" Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız."
ZUHRUF- 44
İman,eğer makbu olan güzel ve hayırlı amellerle desteklenmezse,imanın gerekleri,iman edilen esasların gereği yerine getirilmezse,iman kuru bir söz olmaktan ileri gitmez.Lafta kalan iman da bizi kurtuluşa erdirmez.
Bakınız Rabbimiz ne der :
" “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. "
ANKEBUT- 2
Hele hele Müslümanım demekle iş bitti,biz de cennetliğiz diye asla aklınıza getirmeyin.
Müslüman,islama,onun sahibi olan Allah'a teslim olmak demektir.Bu teslimiyet lafta kalamaz.Mutlaka iman,edip gerekl amelleri yapmak gerekir.Yani MÜ'MİN olmak gerekir.
Mü'min,müslümanlığın,teslimiyetin gereği olan amellerin gösterilmesidir.Yani İMAN'dır.
Allah,sözde üslümanlara BEDEVİ adını veriyor ve onlara şöyle hitap ediyor:
" Bedevîler, “İnandık” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz, ama ‘boyun eğdik' deyiniz. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez.” Çünkü Allah, affedicidir; merhamet sahibidir."
HUCURAT suresi,ayet-14
Rabbim kendisine layıkıyla KUL olma şerefine nail olan şanslı kullarından olmayı nasip eylesin inşallah.
Hamza SARI

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİ


PEYGAMBERİN SÜNNETİ
Sünnet,Kur'anın yaşama geçirilmesi,insan ve toplum yaşamına uygulanır hale gelmesi,getirilmesidir.
Sünnet ile kültürü,örf ve adetleri,gelenekleri,alışkanlıkları karıştırmamak gerekir.
Her toplumun bir örfü,kültürü,geleneği olduğu gibi,Hz.Muhammed a.s.ın da yaşadığı toplumun kültürü ve gelenekleri,alışkanları elbette vardı.Bu nedenle peygamber de bazı zamanlar,hatta çoğu zamanlar güzel gördüğü bu geleneklere,kültüre uyar ve katkıda bulunurdu.
Mesela peygamberlik kendisine gelmeden önce Mekke kurulmuş olan bir cemiyet vardı,adı da HILFUL FUDUL =Erdemliler cemiyeti idi.
Peygamberimiz peygamber olmadan önce bu cemiyetin bir üyesiydi.
Eski cahiliye döneminde dürüstşüğe,güvene önem verilir ve bu özellikte olanlara saygı duyulurdu.İşte Hz.Muhammed a.s. peygamber olmadan önce de böyle bir yaşam tarzına sahipti.Hatta eşi olan Hz.Hatice,O'nun bu özelliğine hayran kaldığı için,peygamberimize bizzat evlilik tekfini kendisi yapmıştır.
Peygamberimizin Hacer-ül Esved'in yerine konmasında o dönemin insanlarınca hakem seçilmesi de o dönemde hakemlik denen bir güzel adetin de uygulandığını görmekteyiz.
Yani güzel olan örfe,geleneğe,kültüre peygamberimiz hem peygamber olmadan önce,hem de peygamber olduktan sonra uymuş ve gerektiğinde de uygulamıştır.Bu nedenle bunlara,bu geleneklere sünnet denmez.Her kültür ve geleneğe Kur'ana uysa bile yine sünnet denmez.
Sünnet,sadece Kur'anda geçen ve özellikle de HÜKÜM ayetlerinin uygulanmasında peygamberimizin uygulamaları olarak anlaşılır.İbadetlerde ve hükümlerde peygamber uygulamalarına SÜNNET deriz.
Şunu öncelikle her müslümanın bilmesi gerekir ki,ibadetlerin tamamı eski ümmetlere de farzdır.Onlara gelen peygamberler de aynı vahyi onlara da getirmiştir.Eski peygamberlerin getirdikleri vahiy ile Kur'an olan vahiy aynı kaynaktandır.Yani Kitapların anası olan Levh-i Mahfuzdaki kitapta kayıtlıdır.
Hani VAKIA suresinin 79.cu ayetinde geçen:
" Ona ancak temizlenenler dokunabilir." diye anlatılan kitap var ya iş o kitapta önceden herşey yazılımıştır.
Maalesef ,Kur'anı ve özellikle de bu ayeti anlamayanlar bu ayetten maksat,Kur'ana abdestsiz el sürülmez diye anlamışlar ve bu uydurmayla milyonlarca müslümanı Kur'andan uzaklaştırmış.Zira bir konuda Kur'ana bakmak isteyenlerin akıllarına öncelikle abdestli olup olmadıkları gelmiş.Abdestli olmadıkları için de açıp bakmaktan vazgeçmişler.Ne kadar korkunç bir yanlışlık değil mi?
Halbuki bu ayette asla abdest anlamına olan kelime yoktur.Tahhir=Temizlenmiş anlamı olan günahtan arınmış melekler kasdedilir.O kitaba sadece onunla görevli melekler dokunur denmiştir.
Abdest ile ilgili konu,Kur'anda tek bir surede MAİDE suresinin 6.cı ayetinde bilgi vardır ki,o da sadece "Namaza kalktığınız zaman" diye başlar.Yani abdest almak ancak Namaz kılmak için farzdır.Başka zamanlar için gerekli değildir.Şart değildir.
Namaz,Oruç,zekat,Kurban her ümmete farzdır.Hz.İbrahim a.s.ın Kabeyi yapmasıyla birlikte,ondan sonra gelen her peygambere ve her ümmete Hac da farz olmuştur.
Durum böyle olunca Hz.Muhammed a.s.dan önceki müslümanlar da yani İbrahim dinine bağlı Hanifler de,hatta bazı bozulmamış yahudiler de,hristiyanlar da namaz kılarlardı.Peygamberimiz namazın bozulan bazı biçimlerini yani şekillerini Cebrail aracılığıyla yeniden düzene koydu.İşte Biz buna,yani namazın kılınış biçimine SÜNNET deriz.
Namaz Kur'anda vardır,şekil olarak kıyam-kraat-rüku -secde ve tahiyyat olarak ayetlerde geçer.Peygamber a.s. bunları şekil olarak MÜCMEL hale getirip bugünkü kıldığımız namazın şeklini oluşturdu.Yani namazı farz kılmadı,Farz olan namazın Kur'anda geçen şekillerini düzene koydu.Kafasından da bunu yapmadı.Bu yaptığı şeklin kaynağı da zaten Kur'anda vardı.Yani tek ölçü yine Kur'andı.Bilmem anladınız mı?
Sünnet mutlaka Kur'an ile bütünleşmek,kaynağını mutlaka Kur'anda bulmak zorundadır.
Oruç farzdır.Orucun başlangıç ve sonunu tesbit etmek,oruçlu iken nelere dikkat edilmesi gerektiğini söylemek ve göstermek,orucun bozulmasına sebep olan şeyleri tesbit etmek hep sünnet uygulamalarıyla öğrenilir.
Zekat da böyledir.Zekat farzdır ama onun miktarını tesbir etmek peygamberin uygulaması ve sünnetidir.
Hac farzdır ama onu uygulanması,uygulamadaki şekli sünnet ile sabittir.
Zina yapanlara sopa cezası farzdır.Ama sopanın ve uygulanış biçiminin tesbiti sünnet ile anlaşılır.
Evlilikte nikah farzdır.Nikahta mihr ve şahitlerin bulunması farzdır.Ama evlenirken nikahtan önce MİHR tesbiti ve şahitlerin uygun kişiler olarak bulunması sünnettir.
Sünneti bu şekilde anladıktan sonra,bize sünnet diye yutturulan binlerce rivayetin,şekillerin peygamber sünneti değil,o dönemin kültürü,alışkanlıkları,örfü ya da peygamberden sonra gelen değişik milletlerin güzel alışkanlıkları ,kültürleri diye anlamak ve kabullenmek gerekir.
Mesela sakal,sünnet değildir.Sarık-cübbe,çarşaf sünnet değildir.Tesbih,misvak,sağ elle yemek yemek,elle yemek yemek,oturarak yemek yemek asla sünnet değildir.Bunlar gelenektir.
Hele hele sağ el ile yemek yemede ısracı olanlar,islamı hiç anlamayanlardır.Sağ veya sol elle yemek işi tamamen ya kültür,ya da beynin sağ veya sol tarafının etkin çalışmasına bağlıdır.Doğuştan solak olan biri için sağ elle yemek yemek zordur.Sünnet diye bunda ısrar etmek dini ve sünneti bilmemektir.
Unutmayalım Allah bizim şekillerimize bakmaz.Bizim amellerimize bakar.Bizim amellerimizin Kur'ana uygun olup-olmadığına bakar.
İşte bu nedenle :
" Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz."
ZUHRUF suresi,ayet-44
Diyerek bizim yaşam tarzımızın,yaptığımız işlerin,amellerin Kur'ana uygun olmasına vurgu yaptı.
Allah, Kur'ana uygun yaşamayı bizlere nasip etsin inşallah...

Hamza SARI